12 Mayıs 2026 Salı

PENCERE

 

PENCERE

Gece yarısından sonra kalkıp beyaz ekranın karşısına oturunca, gelen sivrisineğe de hazır olmak gerekiyormuş. Ama ben hazırlıksız yakalandım. Klavyenin üzerindeki sineğe öyle bir vurmuşum ki bilgisayar yirmi dakika kendine gelemedi.

Sivrisinek mi ? Yok Allah'a şükür ona bir şey olmadı.

Ama önce ekran gitti. Sonra acaba ne oldu diye klavyeye dokununca “bekle lan, kendime gelmeye çalışıyorum” der gibisinden bir mesaj çıktı. Birkaç kere açılır gibi olduysa da ekran yine karardı. Tam benim emektar emekli oluyor derken geri döndü. Bu arada eşeğime tekrar kavuşmanın heyecanı, sivrisinek problemini unutturdu.

Yazıp çizmek için defter kullandığımız yıllarda böyle bir problem yoktu. Tokadı yiyen sivrisineğin sayfada fosili anı olarak kalır, defter de buna bozulmazdı. Ama artık çağ atladık. Düşünce ve fikirleri dışarıya açmak için pencere olarak defter değil bilgisayar kullanıyoruz. Belki ileride elimizi bile kıpırdatmadan, düşüncelerin istediğimiz bir yerde görünmelerini sağlayacak bir teknoloji bile geliştirilir.

Ne kullanırsak kullanalım o pencerenin perdesini her açtığımızda içeride iyi kötü ne varsa ortaya çıkar. Ve ortaya çıkanlar bazen düşündürür, hüzünlendirir veya güldürür ama bazen savaş bile çıkarabilir.

Her ne kadar gece yarısından sonra bu pencereyi açarken sivrisinekle bir savaş çıktıysa da pencereden görülebilecek can sıkıntısından başka bir şey yok. Zaten savaşı da sivrisinek kazandı.

13 Mayıs 2026

28 Nisan 2026 Salı

SEÇİM

 

SEÇİM

Foça'dan İzmir'e toplu taşım kullanarak gidebilmek için iki yol var. Birincisi yaklaşık yarım saatte bir kalkan dolmuşlarla Menemen, Çiğli, Karşıyaka, Otogar güzergahında uygun yerde inip otobüse binmek. İkincisi de 744 numaralı otobüsle Hatundere İzban istasyonuna gidip oradan yirmi dakikada bir geçen banliyö treni ile Karşıyaka veya Alsancak gibi bir durakta başka bir toplu taşım aracına geçmek. Ne var ki her iki şekilde de bu yolculuk gelişmiş bir metropoldeki kadar kısa ve konforlu olmadığından ben çoğu kez İzmir'e arabayla gidip, şehir içinde toplu taşımı kullanmayı tercih ediyorum.

Tıpkı bugün gibi.

Ancak bu sefer tam Karşıyaka'ya vardım, arabayı parka bırakır, tramvayla devam ederim derken, trafik durma noktasına geliverdi. Muhtemelen bir kazadır, korna çalmadan ve taşkınlık yapmadan ağır ağır ilerleyen herkes gibi ben de elbet mutlu sona ulaşacağım deyip yirmi dakika geçirdikten sonra, önce araçları yönlendiren polisleri, sonra geride sıralanmış iş makinalarını gördüm.

Aha... dedim. Seçimler yaklaşıyor.

Çünkü birçok yol çalışması eğer oradan geçecek önemli biri için değilse, yaklaşan seçimin habercisi gibidir. Bu işin en önemli özelliği de “Bak sizin için çalışıyoruz haaa..” diye herkesin gözüne sokmak için; en yoğun iş saatlerinde, en çok seyirci toplayacak yerde, geçenlere verilen eziyetin farkındalığını ilan eden bir tabela ile yapılmasıdır. Ellerinde sigara, bazılarının çıplak ayaklarında tokyo terlik; bir yığın işçi ile kamyon ve makinenin “seçimlere hazırlanıyoruz” pankartından farkı yoktur.

Oradan geçerken bu işin çilesini çekenler, “tamam lan, yakında düşeceksiniz elime” diye teselli olsa da maalesef kazın ayağı öyle değildir.

Atalarımızın çok doğru bir şekilde belirttiği gibi “Beşer uyuyunca şaşmaktadır”.

Ve sabaha hafızlar resetlenir.

28 Nisan 2026

13 Nisan 2026 Pazartesi

YAPMA ZEKA

 

YAPMA ZEKA

Üniversitede sayısal analiz (numerical analysis) diye bir ders almıştım. Derste hesap makinalarının olmadığı ve mühendislikte hesap cetveli (slide rule) kullandığımız bir dönemde işlemleri kolaylaştırıcı birçok metot gösterilmişti. Örneğin 5 li sayıların karelerini almak için 5 ten önceki sayı bir sonraki sayıyla çarpılıp sonuna 25 yazılırdı. Yani 25 in karesi için 2x3=6 ve sonuç 625; aynı şekilde 45 in karesi için 4x5=20 ve sonuç 2025 gibi. Matematiksel ve geometrik kolaylıklar, mühendislikte çok işime yaradığı ve aklımızı kullanmanın yeni yollarını keşfettiğim için o dersi çok sevmiştim.

Geçen gün televizyondaki “kelime oyunu” programında “test” kelimesi için “çok şıklı cevaplardan seçmeli soru şekli” diye sorulduğunda, lise son sınıftaki öğrencilik günlerim aklıma geldi. O yıllarda İzmir Atatürk Lisesi'nde test usulü sınavları bilmezdik. Hocanın tahtaya yazdığı veya dikte ettirdiği soruların cevaplarını, açıklamaları veya işlemleriyle birlikte kağıda yazıp verirdik. O yüzden bazı soruların tam cevabını bulamayanlar, eğer işlemler veya açıklamalar doğru bulunursa o sorudan sıfır değil eksik puan alırdı. O yüzden, yaklaşan üniversite sınavının test usulü yapılacağını öğrendiğimde, nasıl yani cevapları da mı veriyorlar diye şaşırdığımı hatırlıyorum. Test usulü sınavlar sadece değerlendiricilerin değil öğrencinin de hayatını kolaylaştırmış, aklımızı çok yormadan ve bazen de strateji kullanarak not almaya başlamıştık.

Zamanla, hesap makinaları, bilgisayarlar ve cep telefonları da hayatımıza girince; kimse ekrana bakmadan iki sayılı işlemler yapmaz, bilgi ararken de kitap karıştırmak yerine you-tube'a bakar oldu. 

Yupii...... Böylece arkadaşlarla takılmak, müzik dinlemek ve eğlenmek için daha fazla vaktimiz olmuştu.

Şimdi de hayatımızda “YAPMA ZEKA” denen sofistike bir olanak var. 

Ta-taaa...  Vakit bolluğunun üstüne tüy dikebiliriz. Bundan sonra nasıl eğleneceğimiz ve hangi müzikleri dinleyeceğimizi bile düşünmeye gerek kalmadı çünkü “YAPMA ZEKA”ya sorunca söylüyor.

Bana öyle geliyor ki birkaç düşünen insanın doldurduğu “YAPMA ZEKA” artık herkesin nasıl yaşayacağına yön vererek, zamanla bireysel, yöresel ve kültürel farkları törpüleyecek ve insanların yaşamlarını yönlendirmek kolaylaşacak.

Sonuç mu ?

Amerika'ya bakın. Bilgili yüzde üçün yönlendirmesiyle, umursamayan yüzde doksanyedi ile beraber 340 milyon nüfus içinden çıkardığı bir “seçilmiş” bugün neler yapıyor ?

Bilgi teknolojilerindeki gelişmelerin ne kadar kıymetli olduğu ve bilgiye ulaşmayı ne kadar kolaylaştırdığı şüphe götürmez. Ancak bunun aklımızı dumura uğratmasına izin vermeden, araştırma, öğrenme ve aklın süzgecinden geçirmeye devam edebiliriz.

13 Nisan 2026

29 Mart 2026 Pazar

NE GÜNLERDİ O GÜNLER

 

NE GÜNLERDİ O GÜNLER

Sorun hayal kurmak değil, hayali gerçekleştirmek için bir şey yapmamak. İşte tam da bu yüzden buradayız bugün.

Yetmişlerde hayal kurmada sınır tanımamıştık. John Lennon 1971'de dünyaya “Imagine” diye seslenirken, 1972'de Şenay Yüzbaşıoğlu memlekette “şu dünyada herkes kardeş olsa” diyordu. O günlerde biz kıçımızın üzerine oturup şarkı söylerken galiba iyilik meleklerinin bir dokunuşuyla Dünya halklarının birleşeceğini, sınırların kalkacağını ve kimsenin aç kalmayacağını hayal ediyorduk.

Ama öyle olmadı. Bizim bu masum hayallerimizden bile servet yapmayı ihmal etmeyenler, hazır biz hayal dünyasındayken insanlığı tekrar orta çağa götürme pahasına geleceğimizi çalmanın planlarını hazırladılar.

İşte bugün tam da o planların alenen ve bütün acımasızlığıyla uygulandığı bir ortaçağ ortamındayız. İnsanlar layık oldukları şekilde yönetilirler denir ya; bu da bizim, geçmişte buraya gelmemek için hiçbir şey yapmadığımızın bir sonucu. Tıpkı hayalperest ağustos böceklerinin şarkı bitince, karıncalarından kalan soğuk, ölümcül ve karanlık bir dünyada yaşamaya mecbur olması gibi.

Halbuki geçmişte sevgi şarkıları söylediğimiz o barışçıl ortam kimseden mirası kalmamıştı. Biz oluşturmuştuk. İki dünya savaşının acılarında yeşertilen umutlarla çatılan o hayal dünyasında iktidarların karanlık emellerine yer olmamalıydı. Ama bunu engellemek için hiçbir önlem almadığımız gibi; iktidarların da bu hayali paylaştığı gibi salakça bir beklenti içine girme hatasını yaptık.

Şu anda radyoda çalan şarkı sanki halimizi özetliyor :

Those were the days my friend we thought they'd never end”

Şimdi üzerine tüy diktiğimiz bu pisliğin içinde çırpınırken birilerinin gelip bizi kurtaracağını zannedenler yine hayal kırıklığına uğrayacaklar.

Çünkü kurtarıcı biziz ve hiç bir dayatmayı kabul etmek zorunda değiliz. Bir zahmet kıçımızı kaldırıp, uyuyanları uyandırarak yeni bir dünya düzeni için bir araya gelmenin bir yolunu bulmalıyız.

Ya da radyodaki şarkıyı söylemeye devam ederiz....

Those were the days my friend we thought they'd never end”

29 Mart 2026

20 Mart 2026 Cuma

YÜRÜRKEN

 

YÜRÜRKEN

Yürürken saçlarımı karıştıran rüzgarın serinliğini kulaklarımda hissetmeye başladığımda montun kapşonunu başıma geçirdim. Yaz günleri hariç, Büyük Deniz Sahil Caddesinde kalabalıksızlığın keyfini çıkarmak için sabahın erken saatleriden iyisi yok. Sanki başkaları olsa manzarayı alıp götüreceklermiş gibi; böyle zamanlarda bu anı hiç kimseyle paylaşmak zorunda kalmamak hoşuma gidiyor.

Alargada demirli tekneler ve yüreğimde taşıdıklarımla başbaşayız. Aklım ise bomboş. Çünkü oraya birşeyler koyup saklamayı hiç beceremedim.

Yürürken ayaklarımın sakin bir tempoda adımladığı kordon boyundan, rota değiştirip her an denize dönebilirim... Suyun kucağında olmaya ihtiyacım var da... Allah'tan İngiliz Burnu'ndan gelen nemli ve soğuk rüzgar bunu yapmamam için oldukça ikna edici yoksa soğukta titrerken bir de racona ters düşeceğim. Aslında bu yürüşün bir egzersiz olma amacı yok; ancak bedenim rölantide çalışırken, meşguliyetin mutluluğu taklit edebiliyor olması huzur verici.

Sekiz yaşındaki “ben”in baktığı 360 derecelik ufuk, yaşamda ilerlerken seçimlerimi yaptıkça darala darala bugün önümde; istesem de istemesem de sadece bu sahil yolunu bıraktı. Ancak yapılacaklar listem hala uzun ve istediklerimin hepsine ulaşamadım. Fakat zaman daralıyor. Günler günleri kovalarken benim günlerimi rahat bıraksınlar diye uğraşıyorum ama nafile... Bir gün 24 saattir diyenler saatten mi çalıyorlar ne,.... bana her geçen yıl, günler biraz daha hızlı geçiyormuş gibi geliyor.

Bunların, birazdan bir kadeh viskiyle çözemeyeceğim sorunlar olmadığını biliyorum. Ardından, Foça'nın her gün biraz daha kirletilen sularında gezinen deniz kızları ile randevum yüreğimi bir sonraki buluşmamıza kadar tekrar dolduracak ve sonra ben kaldığım yerden yürümeye devam edeceğim.

20 Mart 2026

23 Şubat 2026 Pazartesi

EPSTEIN PAZARI

 EPSTEIN PAZARI

Epstein fırtınası ara sıra şiddetini artırıp, esip gürlerken fırtınaya yakalanan aristokrat, diplomat ve milyarderlerin, mevkileri, şöhretleri ve finansal güçleri hiç beklemedikleri tehditlerle karşı karşıya. Ama onları kurtaracak başka bir Epstein daha yok gibi görünüyor.

Yoksa var mı ???

Çünkü bütün bu kaosun altından çıkan istihbarat örgütünün, bugün su yüzüne çıkan bu siyasi ve finansal ağı yıllarca nasıl kullandığını fark edip de bunun buzdağının görünen ucu olduğunu düşünmemek saflık olur. Kim bilir şu anda siyaset ve iş dünyasında ipleri elinde tutan karanlık eller, fırtınada kalanlarla bizim geleceğimizi de etkileyecek hangi pazarlıkları yapıyorlar ?

Epstein'den hizmet alıp, karşılığında kendi cebinden çıkmadığı için güç ve yetkilerini onun isteklerini karşılamak için kullanmakta beis görmeyenler, şimdi içine düştükleri durumdan kurtulmakta zorlanıyorlar. Biz; yani dünyanın geri kalanı ise çekirdek çitleyip bu dizinin nereye varacağını hayretle ve merakla seyrediyoruz. Konu, basite indirgendiğinde aslında hiçbirimize yabancı değil. Olay birinin sıra dışı ve genellikle illegal bir ihtiyacını veya sorununu gideren kişinin, karşılığında aldığı açık çeki işine geldiği gibi kullanma olayıdır. Örneğin ben onun müdür olmasını sağlarsam, o da zamanı geldiğinde benim ruhsat işini halleder gibi.

Minnet borcunun bir tarifesi olmadığından hizmet alanla, verdiği hizmetin karşılığını alanın bu “alış – alış”tan veren taraf durumun farkında olmadığı sürece bir sıkıntısı olmaz. Alanlar memnun olsa da veren'in rızası yoktur. Veren taraf da genelde bu “alış-alış”ın dışındakilerdir. Epstein'in bu ilişki ağını güçlü bir örgütün kullanımına açarak bir kademe yukarı taşıması ise “alış-alış”ın türevini yaratmak gibidir. Çıkar sağlamak uğruna bütün değerleri çiğneyebilme kabiliyeti olanların dünyasında, elbette buna şaşırmıyoruz.

Epstein konusu, birçok kişinin canı yansa da bence hiçbir yere varacak gibi görünmüyor. Çünkü buzdağının altındakiler hala çok güçlü ve bu durumu bile fırsata çevirebilecek kabiliyete sahipler.

Onun için bu aralar akşam dönüşte çekirdek almayı ihmal etmiyorum.

23 Şubat 2026

10 Şubat 2026 Salı

YAŞAMIN MELODİSİ


YAŞAMIN MELODİSİ

İki kapılı bu handa, yüreğimde iz bırakan birçok müzikle büyüdüm, yaşadım. Küçükken düğünlerde ve yakınımızdaki roman mahallelerinde çaldıkları parçalar yüzünden müzik benim için neşeli ve keyifli ortamların melodisiydi. Sonra eve Novak marka kocaman, lambalı bir radyo ve pikap alınmasıyla o melodiler çeşitlendi ve yaşamımın her dönemine anlam kattı. Şimdi durup geriye bakınca, o melodilerin yaşam kronolojimle ne kadar özdeşleştiğini fark ediyorum.

İlk öğretim yıllarımda, İzmirli birçok erkek çocuk gibi, mertliğin ve vatanseverliğin türküsü “Harmandalı” ile zeybek dinleyip, zeybek oynarken; müzikle yaşamıma ilk ve en büyük anlamı katmıştım. Yüreğimdeki o pusula ne zaman kaybolsam hala bana doğru yolu göstermek için çalışır.

Rock müziğe lise çağlarındak başlayan ilgim; 1973-74 de AFS ile ABD'deyken biraz da vatan özlemiyle Tony Orlando ve Dawn'ın “Tie a yellow ribbon round the ole oak tree” ile hafızamda yerini almıştı.

Yurda döndükten sonra yerli ve yabancı pop müzik yanında Türk sanat müziği de dinlemeye başlamıştım. ODTÜ yıllarını, yurtta arkadaşlarla dinlediğimiz Epitaph (King Crimson); İzmir'e her gelişimi de pikaba 45liğini koyup mahalleye geldiğimi duyurduğum The Doobie Brothers'ın “Long Train Runnin' ” ile hatırlarım.

Mezuniyet sonrası ilk yıllar içkili sofralarının mezesi fasıl şarkıları ve Müzeyyen Senar, Zeki Müren gibi Türk Sanat Müziği sanatçıları ile geçti. İngiltere ve Hollanda'da bulunduğum yıllarda bizim şarkılarımıza, Michael Jackson, Elton John, Gipsy Kings gibi yabancı pop parçaları da katınca ortaya karışık bir şeyler çıkmıştı. İçlerinden “Feraye”, “Sevemez Kimse Seni”, “Daniel”, “You are not alone”, “Volare”, “Agora Meyhanesi”, “Gündüzüm Seninle” bu dönemi hatırlatan müzikler.

Yurda dönüşten sonraki dönemin en güzel iki parçası oğlumun piyanoda onca yıl gürültü çıkardıktan sonra çaldığı “Everything I do” (Bryan Adams) ve kızımla dans müziğimiz “ The Most Beautiful Girl” (Charlie Rich) oldu. O dönem Yaşarın “Divane” si ile de renklenmişti ama yaşamıma ayna tutan şarkı Paul Anka'nın bir Fransız bestecinin şarkısına yazdığı sözleri Frank Sinatra'ya okutarak meşhur ettiği “My Way” olmuştu.

Müziği hala çok seviyorum ve melodiler yaşamıma anlam katmaya devam ediyor. Son yılların iz bırakan iki şarkısı yüreğinde sevmek için yeri kalanlara yazılan “Sevmekten Kim Usanır” (Behiye Aksoy) ve “Caruso” (Lucia Dalla ve Pavarotti).

10 Şubat 2026

29 Ocak 2026 Perşembe

İSTEMEK

 

İSTEMEK

 İnsanoğlunun istekleri hiç bitmez. Küçükken oyuncak ve dondurmayla başlar, gençlikte iş ister eş ister sonra güzel bir ev ve arabayla devam eder. İsteklerin boyutu hakkında bir kota olmadığından sallamak serbesttir.  Ama keyifli ve huzurlu bir yaşam kurmak için sadece kendine güvenmek her zaman yeterli değildir. Hele bir de yazgısında beleşe konmak yoksa;  o zaman kan ve ter dökmeden istenilen şeylere ulaşmak bayağı zordur.

Bazılarının sevgi ve şefkat dolu kollarda, bazılarının da kendi kundaklarında avunduklarını;  bağırmaların ve isyanların çoğu zaman işe yaramayıp hayatı zorlaştırdığını görmek de böyle bir öngörü sağlamaz. Aldığı biletlere amorti çıkmasa  bile büyük ikramiye varken kim piyangodan amorti hayali kurar ki? Yani isteriz de isteriz… 

Ama yaş ilerleyince en çok sağlık ve huzur isteriz. Sağlıklı olanlar durumuna şükretse iyi olur. Çünkü sağlıklıyken huzur aramak mümkündür de, huzur olmayınca sağlık da risk altına girer. Yani sağlık için, huzur ön şart gibidir. İkisini de kaybedenler için ise yaşam bir tutsaklığa döner. Hem sağlığını hem de huzurunu kaybedip yaşamda tutsak kalanların teselli ikramiyesi volta atma hakkıdır. Hele bir de bahçesini biraz geniş tutarsa domates bile yetiştirebilir.

Kristal bir küre üzerine kurulan yaşamın karanlıkta hiç de parlamadığını ve sadece içindeki  ateşle yetinmek gerektiğini anlayana kadar yolun çoğu kat edenlerin, inatla o ateşten kalan küllerin arasında parlayan birkaç kor parçasının yeniden alevlenmesini  bekleme özgürlüğü vardır. Otobüs durağına gidip tren bekleyene kim ne diyebilir ki?

Sabahları gözünü açıp aynada duygularının yansımasına baktığında, gönlünden koparıp yakaya takılan çiçek artık açmıyorsa, şimdi bir çiçekçiye uğrama zamanı gelmiştir. Her günü yeni bir gün yapan heyecan kalmadığında da, yüzünü yıkayıp havluya  hayal kırıklıklarını bırakanlara, yaşam “yürü koçum” diyerek tek yön levhasında  ucunda ışık olmayan yoldan yeni günü gösterir. 

Kıssadan hisse:

İsterken ölçüyü kaçırmamak lazım.

29 Ocak 2026

22 Ocak 2026 Perşembe

DARISI BAŞIMIZA

 

DARISI BAŞIMIZA

1986’da tayinle Londra’ya gittiğimde, 30 günden sonra sürücü belgem geçerli olmadığından orada tekrar ehliyet almam gerekmişti. Birkaç gün izin alır gerekli evraklarla başvuru yaparım diye düşünüyordum ama öyle olmadı. Başvuru için postanede duvarda asılı kağıtlardan birini alıp doldurup posta kutusuna bırakmak yetiyormuş.

Adamlar kesin bu işi bilmiyorlar, bir kağıt doldurmakla bu iş olur mu dedim. İzmir’de sürücü belgesi almak için koca bir dosya hazırlamıştım. Kimlik fotokopisi, muhtardan ikametgah ve nüfus kağıdı sureti, devlet hastanesinden heyet raporu, sınav harcı vs. Sonra da yazılı sınava almışlardı da motordan trafik kurallarına kadar her şey sorulmuştu. Londra’da da benzeri işlemler için kendimi hazırlamış ve damarlarımdaki adrenalin tavan yapmışken bir anda her şey boşa düşmüş, mal gibi kalakalmıştım.

Birkaç gün sonra eve gelen tebligatta sınav için aracınızla, falan saatte falan adrese gelin diyordu. Sınav günü oturduğum yere yakın bir sokaktaki  o adrese gittim ve arabayı park edip içinde beklemeye başladım. Belirtilen saatte bir polis memuru sınav için geldiğini söyleyerek arabada yanıma oturdu. İzmir’de, üç kişilik bir heyet gözetiminde sınava girdiğim için ben başka gelecek var mı diye bakınırken; memur sınavın nasıl ilerleyeceğini özetleyip öncelikle görüş kontrolüm için uzaktaki birkaç aracın plakasını okumamı istedi ardından da elindeki kitapçıktan trafik işaretlerinden bazılarını sordu. Sonra da, şehir içinde kısa bir turla başlayıp, otobanda devam eden ve tekrar şehir içinde başladığımız noktada biten yaklaşık yarım saatlik bir sürüş sınavı ile trafikle uyumlu ve güvenli araç kullanıp kullanmadığımı detaylı bir şekilde test etti. Dönüp arabayı park ettikten sonra; memur sınavı başarıyla tamamladığımı ve ehliyetimin adresime gönderileceğini söyleyip ayrıldı. Birkaç gün sonra da ehliyet adresime gelmişti.

Hiç para harcamadan, elimde evraklarla kapı kapı dolaşmadan, önce yazılı sonra da  bir heyetle direksiyon sınavına girmeden gelen bu ehliyet; gözüme İzmir’de aldığım ehliyet kadar değerli görünmemişti. Bana göre bu işin birçok açık noktası vardı. Bir kere benim ben olduğumu gösteren bir muhtarlık belgesi veya kimlik fotokopisi istememişlerdi. Halbuki Türkiye’deki resmi ve özel kurumlarda devletin bana verdiği kimliğin yüzlerce hatta binlerce kopyası duruyordu. Adres için de muhtara değil bana inanmayı tercih ediyorlardı. Hele trafik bilgisi, görüş kontrolü ve direksiyon sınav işi tek bir memura bırakılmıştı. I-ıh dedim. Bu iş böyle olmaz.

Oluyormuş. Zaman bana İngiltere’deki trafiğin ne kadar düzgün ve kurallarına uygun işlediğini gösterdi. Sadece ehliyet alırken değil, her konuda insanlara güvenerek ve onların hayatını zorlaştırmadan da işler yürüyormuş. Önemli olanın, herkesin hayatını zorlaştırmak değil, sistemi suistimal edenin ayrıcalık tanımadan ve mutlaka, yaptığını yanına kar bırakmamak olduğunu görmüştüm.

Ne diyeyim darısı başımıza.

22 Ocak 2026

7 Ocak 2026 Çarşamba

DELİ DUMRUL

 

DELİ DUMRUL

Devlet kontrolündeki ekonomiden serbest piyasa ekonomisine geçerken, “özgür Dünya”nın özgür ekonomisi, arz talebin yön verdiği ve resmi kurumların denetimde kaldığı bu sistemi öve öve bitirememişti.

İnandık….

Yılların getirdiği iş yapma alışkanlıklarımızı bir günde değiştiremesek de zaman içinde yerli kaşıkla gavur pizzası yemek gibi bir orta yol ortaya çıktı ama kimseye güvenmeyip kendini  garantiye alma güdülerimizi hiç kaybetmedik. 

İyi ki kaybetmemişiz…..

Serbest piyasa ekonomisi doktrini, “özgür dünya” nın, arka bahçesi gibi kullandığı  diğer ekonomiler işi kapıp da kendisiyle rekabete girişince şimdi gözden düştü. Artık devlet kontrolündeki ekonomi de serbest piyasa ekonomisi de geçerli değil.

Bundan sonra Dünya’nn yeni bir “Kral”ı var. Herkesin ne alacağını, nereden alacağını, kime ve kaça satacağını, ne üretip neyi üretemeyeceğini o söyleyecek. Yapmayanları da kafasına geçirdiği huniyle dövdürecek.

Deli Dumrul hikayesini yaşamış bu coğrafyanın, her dönemde kayığını bir şekilde yüzdürmüş insanları için bu meydan okuma ne getirecek göreceğiz ama “stand up”çılara epeyce malzeme sağlayacağı kesin.

Yeni Deli Dumrul’umuz hayırlı olsun.

7 Ocak 2026